Eski Türk Kültüründe At Arabası (At Arabalarının Dili)
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 22 Kasım 2014, 10:19:55


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Eski Türk Kültüründe At Arabası (At Arabalarının Dili)  (Okunma Sayısı 2589 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« : 03 Ocak 2010, 11:41:58 »

Türk Kültüründe At Arabası
(At Arabalarının Dili) I


   Türkler tarih sahnesinde atlara olan ilgileri ve at yetiştirici özellikleriyle
tanınırlar. Türkler, koşum takımlarını, üzengi, eğer ve
dizgini keşfederek ata binmek ve ona hakim olmak sayesinde hızlı
bir nakil ve muharebe aracı elde etmişlerdir. Dolayısıyla, Türklerin
bu at sevgisi, atlı araba kültürünü de beraberinde getirmiştir.
At ile birlikte araba da Türklerde kullanılmaya başlanmıştır.
M.Ö.IV.yüzyılda Türkler arabayı kesinlikle kullanmışlardır. Oğuz
Destanı’nda kağnının kullanılmasından değil, bizzat icadından
bahsedilmektedir.

  Araba, Türk kültürü içinde çeşitli gelişmeler göstermiştir. Araba,
kağnı, fayton isimleri zaman içerisinde ‘atlı araba’ için kullanılmıştır.
Ancak günümüzde artık teknoloji karşısında at arabaları sadece,
süs aracı olarak kullanılmaktadır. Faytonlar, turistik mekânlarda
kullanılmakla beraber, at arabası ve kağnıların artık minyatürleri
yapılmaktadır. Günümüzdeki at arabası ustaları da, gelişen
teknoloji karşısında kaybolmakta olan sanatlarını, minyatürlerini
yaparak devam ettirme gayretindedirler.
Anahtar kelimeler: At, araba, at arabası, kağnı, fayton, Türk kültürü.

   Türklerin atlara olan ilgisi bilinmektedir. Türkler göçebe Orta Asya halkları
soyundan gelirler ve tarih sahnesinde at yetiştirici özellikleriyle yer
almaktadırlar. Çinliler Türklerden bahsederken, ‘Hayatları atlarına bağlıdır’
derler. Eski Türkçe metinlerde ve Çin ve Arap kaynaklarında, Türklerin
antik çağlarda at yetiştiriciliği ile uğraştıkları ve yetiştirdikleri atları
komşu ülkelere satarak geçimlerini kazandıkları anlatılmaktadır (Esin
2002: 125). Kaşgarlı Mahmud, Dîvânü Lügati’t-Türk’de “At Türk’ün
kanadıdır” demektedir (Sümer 1983: 1). Batılı yazarlardan Sidonius’a
göre, ‘at, başka bir kavmi sadece sırtında taşır, fakat Hun kavmi at sırtında
ikamet eder’ (Németh 1962: 91). Avrupalılar Hunları ‘ata yapışık kavimler’
diye adlandırmışlardır (Ögel 1988: 80). Hatta Türklerin atlara
olan sevgisi, at-insan ilişkisini ve insanın ata bağlılığını göstermesi bakımından
defin törenlerinde kendini göstermektedir. Türklerde ölen kişiler
atıyla birlikte gömülmüştür (Çınar 1993: 29). 7-10.yüzyıl Bizans kaynakları
da, ‘Türkler sanki at üstünde doğmuşlardır, yerde yürümesini bilmezler’
demektedir (Kafesoğlu 1986: 209). Bu sebepledir ki Orta Asya’da
yaşayan Türkler, bazı araştırmacıların “at kültürü” diye adlandırdıkları bir
yaşam biçimi sürdürmüşlerdir (Ş.Turan 2000: 238).
Araba ise, Çinli ve batılı arkeologlara göre M.Ö.2000- 800 yılları arasındaki
Bronz Devri’nde üretilmeye başlanmıştır. Çin kaynaklarında araba ile ilgili
kayıtların ortaya çıkışı da çok erkendir. Fal kemikleri üzerinde kaydedilen
kayıtlar üzerinde araba anlamına gelen (che) sözcüğünün bulunması Shang
devrinde (M.Ö. 16.-11.yüzyıl) Çin’de arabanın varlığını ortaya koymaktadır.
Şüphesiz eski arabaların sadece Çin’de imal edildiği söylenemez. Amerikalı
Mc Govern, eski devirlerde Mezopotamyalıların tekerleği icat ettiklerini, çok
geçmeden de arabayı icat ettiklerini belirtmektedir. O devirlerde Mezopotamyalılar
atı çok az biliyorlardı ve bu gibi arabalarda sığır yada eşeği kullanıyorlardı.
Mezopotamyalıların arabayı kullandıkları devir, Çin’de Shang
devri ile ayni paraleldedir (Beihai 1994: 523-524).
Türklerde Atlı Araba Kültürünün Ortaya Çıkması, Kullanılması ve
Gelişmesi.
   Arabayı “bir hayvan koşma kültürü” (Ögel 1978: 395) olarak da açıklayabiliriz.
Ancak, arabanın kullanılmasından önce, hayvanlar ehlileştirilmiş olmalıdır.
Hayvanların evcilleştirilmeye başlanması ilk olarak Asya’da başlamıştır.
Bu sebepledir ki, araba, Asya’da yani hem tekerlek hem de evcil
hayvanların görüldüğü bir yerde icat edilmiş olmalıdır (Türk Ansiklopedisi
1949: 3/194). Çin kaynaklarına göre atlı araba M.Ö. 2000 yılında Türkler
tarafından kullanılmıştır. Ayrıca Türklerde ‘oturma arabası’ vardır. Bu araba
Çin kaynaklarında ‘keçe arabası’ olarak geçmektedir. Bir Türk kabilesi
olan Tobalar da da, ‘ilahi bir araba’dan bahsedilmektedir. Buna göre bazı
Türk kabilelerinde arabanın dini bir önemi olmalıdır. Çin kaynaklarında
geçen, ‘Hunlarda araba yapan ustalar yoktur, çünkü orada herkes araba
yapabilir’ kaydı, arabanın Türklerde kullanıldığını göstermektedir (Türk
Ansiklopedisi 1949: 3/195).

  Hunlar at üretmişler, öküzleri ehlileştirmişler, hatta M.Ö.III.yüzyılda şahinle
avlanmayı bile öğrenmişlerdir. Kulübeler (tekerlekli arabalar) kurmuşlardır.
Bu kulübeleri (tekerlekli çadırları) kullanıma oldukça elverişliydi.
Dondurucu toprak ve taş duvarlara oranla bu çadırlar rüzgar ve soğuğa
karşı koruyucu durumundaydı. Ayrıca otağı sökerek daha sıcak bir yere
taşıma imkanı vardı. Bunun yanında tekerlekli kulübe, mevcut mal varlığını
düşmana kaptırmamak için daha güvenliydi (Gumilëv, 2002: 112). Hun
göçebe hayvancılığı oldukça gelişmiş olduğundan, bu hayvanlar yüklerini
de taşımaktaydılar. Nitekim kayalar üzerinde çizilmiş olan resimlerde
Hunların atalarının üzerinde ‘kum denizini’ geçtikleri ‘gemi’ ye benzer bir
suret tasvir edilmiştir. Bu atlar tarafından çekilen tekerlekli, kapalı bir araba
resmidir. Burada beygir suretinin yapılması böyle bir arabanın binek atları
için oldukça ağır olduğunu göstermektedir. Bu yeterli olmamakla birlikte,
inandırıcı bir tasvirdir (Gumilëv, 2002: 46-47).

   Kaynaklara ve arkeolojik kalıntılara bakıldığında araba Hunların askeri ve
günlük yaşamlarında çok önemli bir yer tutmaktadır. Hunlar arabayı günlük
hayatta ve askeri amaçlı olarak da nakliye ve ulaşımda sıkça kullanmışlardır.
Sadece araba yapmakla kalmamışlar, ok, yay, çadır ev, tahta çit ve tabut
yapma işlerinde de usta idiler. İç Moğolistan’daki Daqing Dağı ile Hexi
koridoru ve çevresi, o devirde Hunların ağaç eşya yapımı için çok önemlidir
(Jiang Yingliang 1990: 1/118). Çin Yıllıkları’nda da Hunların araba
yapıp kullandıkları çok açık bir şekilde belirtilmektedir. Mesela, M.Ö.8
yılında Çin hükümdarı, Hun Şanyüsü’nden bir yeri istemiştir. Şanyü, bu
istek karşısında Hunların batı kesiminde yaşayan ahalinin çadır ve araba
yaptıklarını, üstelik bölge halkının buradaki dağa saygı gösterdiklerini,
ayrıca bu bölgenin atalarını malı olduğunu, hepsinden önemlisinin de ev ve
araba yapmak için halkın ağaç ihtiyacını bu dağlık araziden karşıladıklarını
belirterek Çin imparatorunun bu isteğinin kabul etmemiştir (Ban, 1992:
XI/3810). M.S. 109 yılında Çin orduları Hunlara saldırdığında keçe çadırlar
ve 1000’den fazla araba ele geçirilmiştir. Hun arabaları her ne kadar savaşta
kullanılsa da, daha çok otlak bölgelere doğru göçerken bir ulaşım aracı
olarak kullanılmıştır. Bu kayıtlar Hunların kesinlikle araba kullandıklarını
göstermektedir ( Ban, 1992: XI/3562).

  Araba, Çin’de ve Orta Asya’da çok eski çağlardan beri bilinmekteydi. Bazılarına
göre Çinliler, arabayı Mezopotamya ile Önasya’dan öğrenmişti. İsa’dan
önceki 1450-1050 yıllarında Çin’de hüküm süren Şang sülalesi zamanında,
“savaş arabaları” moda olmuş ve Çin derebeyliklerinde de çok
yaygınlaşmıştı (Ögel 1978: 391). Çinlilere at besleme kültürü muhtemelen
kuzeyden, Türk kavimlerinden gelmiş olmalıdır. At besleme ile beraber
savaş arabası şeklindeki araba da Çinliler tarafından kullanılmaya başlanmıştır.
Bu sebeple araba bir Çin icadı değildir. Böylece Çinlilerin kullandığı
arabanın kökeninin kuzey, yani Türk kavimleri olduğu söylenebilir
(Eberhard 1995: 31). Ayrıca Çin kaynakları büyük türler olan süvari ve
araba atlarının ölçülerini vermektedir. Bu da araba için kullanılan atların
daha büyük ve güçlü atlardan seçildiğini göstermektedir. Eski dönem Orta
Asya atlarının uzun, büyük gövdeleri ve düz sırtlarıyla, araba atlarına benzediği
görülmektedir. Hun araba atları ünlüdür (Esin, 2002: 140). Nitekim,
bir Çin kaynağında, Mete’nin bir mektubunda Çinlilere dostluk sembolü
olarak bir adet deve, iki adet binek atı ile birlikte sekiz tane de araba atı
gönderdiği belirtilmektedir (Sı 1992: 2896). Demek ki, araba atları binek
atlarından farklıdır. Bu da arabanın Türklerde kullanıldığını göstermektedir.
Çinlilerin kullandıkları savaş arabaları zamanla değerini kaybetmişti. Çünkü
Türk ve Moğol kavimlerinin süratli atlı birliklerinin savaş taktikleri karşısında
Çinliler bu taktikleri benimsemiştir. Savaş arabaları ile başlayan bu
araba kullanma sevgisi, köylü ve çiftçilerce de benimsenmiş olmalıdır.
Ancak araba köylü ve çiftçilerden önce, göçer evliler için daha çok gerekliydi.
Büyük Hun İmparatorluğu’ndan itibaren “Ev-araba” düzeni ile karşılaşmaktayız.
Bu düzen araba üzerine oturtulmuş keçe bir çadırdır. Böylece,
istedikleri yere, evce göçme mümkün olmaktaydı. Bu sebeple Çin kaynakları,
Göktürklerin ev yerine kullanılan keçe arabalarından bahsetmektedir
(Ögel 1978: 391-393). Ayrıca Göktürk Kitabeleri’nde adı geçen bir Türk
kavmi olan Kurıkan Kavmi’nde de iki tekerlekli, üzerleri kapalı ve atlar
tarafından çekilen arabaların kullanıldığı bilinmektedir. Bu iki tekerlekli
arabalar, Uygurların ataları olan Kao-ch’e’ları, yani yüksek tekerlekli arabaları
olan kavmi hatırlatmaktadır. Ayrıca Kurıkan resimlerinde atlar ve
köpeklere çekilen kızak kafileleri de görülmektedir. Kızakların üzeride
aynen arabalarda olduğu gibi keçelerle örtülmüştür (Ögel 1988: 202,204).
Uygurların kullandıkları yüksek tekerlekli arabalarından dolayı, Çinliler
tarafından kendilerine “Kao-ch’e” (yüksek arabalılar) denilmiştir. Göç veya
savaş sırasında bu arabalarına çok güvenmişler ve barış zamanında da bu
arabalarını ev olarak kullanmışlardır (İzgi 1989: 14; Ögel 1988: 6/38, 174).
Kao-ch’e’lar, Doğu Türkistan’daki Tanrı Dağları ile Altay Dağları gibi
önemli bölgelerde yaşıyorlardı. Dolayısıyla, bu bölge sınırları içinde yer
alan kaya resimlerinde mutlaka kendilerine ait araba ile ilgili izler bırakmışlardır.
Çinli arkeologlar ve tarihçiler Tanrı Dağlarının güneyi ile kuzeyi, İç
Moğolistan ve Ningxia eyaletlerinde çok sayıda araba ile ilgili kaya resimleri
bulmuşlardır. Doğu Türkistan, İç Moğolistan’daki Yinshan Dağları,
Ningxia’daki Helan Dağları, Moğolistan Cumhuriyeti’ndeki Hangai Dağları,
Altay Dağları ve Kazakistan Cumhuriyeti sınırlarında arabalarla ilgili
kaya resimleri bulunmuştur. Fakat bunlar Kao-ch’e’ların yaptığı arabalardan
farklıdır. Çinli tarihçi Sui Beihai bu tür arabaların Hun tarzı olduğuna
inanmaktadır. Ayrıca Doğu Türkistan’ın bir çok yerinde bulunan atların
çektiği arabaları tasvir eden kaya resimlerinin belli başlıları Hun tarzındadır.
Bu nedenle Altay, Balişın ve Kuluk dağları civarındaki atla çekilen
arabaların tasvir edildiği kaya resimleri Hun tarzındadır. Bu kaya resimleri
nin bir tarafında da koyun, yılan, keçi, geyik, sığır ve kurt resimlerine de
rastlanmaktadır Birer çift halinde tasvir edilen bu hayvanlar Hun kültürünün
karakteristik özelliklerini taşımaktadırlar. (Beihai 1994: 524,530,531).
Çinliler atı sadece savaş arabasında kullanmayı bildiklerinden, başlangıçta
kendilerine bir kasırga hızıyla çarpan ve kaybolan Hun atlılarına karşı ne
yapacaklarını şaşırmışlar, daha sonra bu düşmanı ancak kendi savaş vasıtalarıyla
ve usulleriyle yenebileceklerini anlamışlardır. Dolayısıyla Çinliler
de tıpkı rakibi olan Hunlar gibi ata binmiştir (Lıgeti 1986: 41-43). Çin
vesikalarına göre, Hunlardan önceki Çin’in kuzey kavimleri atlı muharebe
yöntemlerini bilmiyorlardı ve Çinliler de sadece atı savaş arabasında
kullanıyorlardı. M.Ö.IV.asra kadar Çin’de Hun atlı kültürü bilinmiyordu.
Asya Hunlarının savaş hayatının ana unsuru ise at idi. Böylece Uzakdoğu’nun
ilk büyük atlı göçebe kavmini Hunlar oluşturmuşlardır (Németh
1962: 37-38; Kafesoğlu 1986: 209). Türkler (Hunlar) koşum takımlarını,
üzengi, eğer ve dizgini keşfederek ata binmek ve ona hakim olmak sayesinde
hızlı bir nakil ve muharebe aracı elde etmişlerdir. Çinliler ise atı
sadece savaş arabasına koşmayı biliyor, Türkler karşısında başarı
sağlayamıyorlardı (O.Turan 1979: 189).

  Orta Asya’da eskiden beri kullanılmakta olan iki türlü arabanın bulunduğu
bilinmektedir. Biri sürücünün arkaya oturup dizginle idare ettiği
Hârizm ve Kaşgar arabası, diğeri ise sürücünün at üzerine binip kısa gem
ile idare ettiği Türkistan ve Hokand arabasıdır. İbn Battûta Kırım’da halkın
dört tekerlikli at, öküz ve deve ile çekilen bir araba kullandığını bildirmektedir.
İbn İyâs ise arabanın Osmanlı Türkçesi’nden Arapçaya geçtiğini
, deve, at, öküz gibi hayvanlar tarafından çekilen tahtadan yapılmış
tekerlikli bir vasıta olduğunu yazmaktadır. Aynı yazar ayrıca Yavuz Sultan
Selim’e karşı savaşan Memlüklü ordusunda darpzen taşıyan ve öküzlerle
çekilen yüz kadar tahta arabanın bulunduğundan bahsetmektedir
(İpşirli 1991: 242-243). Ayrıca önemli bir konu da araba kelimesinin
Türkçe’den diğer dillere geçmiş olmasıdır. Mesela, Ruslar “arba” demişlerdir
(Azerbaycan-Sovyet Ansk. 1976: 378).

  Osmanlılarda araba ise, özellikle Lale Devri’nde İstanbul’da çok süslü arabaların
yapılması ve yaygın bir şekilde kullanılması ile ortaya çıkmış ve
önem kazanmıştır. Fransız asilzadeleri taklit edilerek zarif binek arabaları
yapılmıştır. Mesela, III.Ahmet’in oğullarının sünnet düğününde şehzadeleri
sünnet yerine gotüren araba altı at ile çekilen bir saray koçusu olup içerisi
mükemmel bir şekilde döşeli ve altın yaldızlıydı.

  Ayrıca XVIII.yüzyılın tanınmış müellifi d’Ohsson Osmanlı toplumunda
arabanın kullanılışı hakkında bilgi vermektedir. Ona göre, XVIII.yüzyıl
sonlarında bütün imparatorlukta arabanın kadınlı-erkekli binildiği tek eyalet
Eflâk-Boğdan idi. Diğer bölgelerde ise arabaya sadece kadınların bindiğini,
erkeklerin ise arabayı bir rehavet sembolü saydıklarını, erkeğin bineceği tek
vasıtanın at olduğuna inandıklarını kaydeder (İpşirli 1991: 243-244).
Osmanlı döneminin İstanbul’unun hayvan koşulu ilk arabası, iki öküzün
çektiği koçu idi. 18.yüzyılda Avrupa ile beraber Osmanlı Devleti’nde de
genel bir aydınlanma ve yükselme olmuştur. Bunun sonucunda taşıma araçlarında
çizgileri daha rafine, renkleri ve süslemeleri daha zengin bir araba
tipi olan Katipodası toplumda kullanılmaya başlanmıştır. 19.yüzyılın son
çeyreğinde de Avrupa’dan ithal, iki yanı açık, üstü arkadan körüklü iki
kişilik faytonlar; onların dört kişilik, karşılıklı iki kanepeli ve ön ile arkadan
iki körüklü, üstü kapanan tipi olanlar landonlar ve her yanı ahşap yapım,
kapalı, yan pencereleri camlı, kutu biçiminde dik, iki kişilik atlı arabalar
olan kupalar sosyal hayata girmiştir. Ayrıca, koçuya göre daha kısa boylu
ve daha alçak, perdeli bir araba tipi olan talikalar, Avrupalılaşmış beylerin
kendilerinin kullandıkları, Viyana’dan, Paris’ten ithal, parlak metalik renkli,
karoserli, tek at koşulu, yan yana iki kişi alabilen kabriyoleler de diğer at
arabası türleri olarak kullanılmışlardır (Gülersoy 1993: 289-290).

  İstanbul’da şehir içi ulaşımında binek arabası kullanılması oldukça yakın
dönemde başlamıştır. Araba kullanımının artması üzerine arabacılarında
artması doğal bir sonuç olduğundan, II.Mahmud döneminde çıkarılan 1826
tarihli bir İhtisap Ağalığı Nizamnamesi ile yolcu taşımacılığı yapan arabacılar
bir esnaf topluluğu olarak düşünülmüştür. Arabacılar için bu nizamname
ile bir düzenleme yapılmıştır. Ancak 20.yüzyılın ilk yarısında otomobilin
yaygınlaşması atlı binek arabalarının önemini kaybetmesine sebep olmuştur.
Dolayısıyla arabacılar da esnaf olma niteliklerini kaybetmişlerdir. Yük
arabacılığı 1950’li yılların sonuna kadar varlığını korumuş, ancak onlarda
artan motorlu araç trafiği karşısında şehir içinde yük taşımaları yasaklanınca
tarihe karışmışlardır (İstanbul Ansk 1993: 287-288).

   Avrupa’dan gelen ve 1825’e kadar sadece hükümdarlar tarafından kullanılmasına
izin verilen faytonları ise, bu tarihten sonra saray ileri gelenlerinin
ve devlet erkanının da kullanmasına izin verilmiştir. II.Mahmut arabaya
binmeyi adet haline getiren ilk Osmanlı Padişahı olmuştur (İpşirli1991:
244). Faytonlar Sultan Abdülmecid devrinde konak ve saray arabası olarak
kullanılmıştır. Sultan Abdülaziz döneminde ise kira faytonları kullanılmıştır.
Abdülaziz’den sonra Osmanlı Padişahları, sadrazamlar, nazırlar törenlere
özel faytonlarla katılmışlardır. Padişahın dört atla koşulan arabası en
muhteşem faytondu ve buna “saltanat arabası” denilmekteydi. Faytonlar
dönemin kültürünü, sanatını etkilemiş, edebiyata bile konu olmuştur1.
Facebook'a Ekle
« Son Düzenleme: 01 Ekim 2013, 16:39:50 Gönderen: Ambakay »
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
Türkçü BOZKURT

Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.850


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #1 : 03 Ocak 2010, 11:56:19 »

Türk Kültüründe At Arabası
(At Arabalarının Dili) II



Aslı Fransızcadan, Phaeton ve körüklü açık araba (Şemseddin Sami 1989:
980) anlamında olan faytonlara II.Abdülhamid zamanında kadınların binmesi
yasaklanmıştır. İstanbul faytonları ilk zamanlarda oldukça süslü, pırıl
pırıl arabalar, fayton sürücüleri de çehresi güzel, süslü kıyafetler giyen kişilerdi.
Ancak zaman içinde bu durum değişmiş ve faytonların çoğu eski,
sürücüleri de pejmürde bir hale gelmişlerdir2.
İki atla çekilen, üstü körüklü ve karşılıklı iki kişiden dört kişinin oturabildiği
binek arabası olan faytonlar, şehirlerde otomobil ve belediye otobüslerinin
yaygınlaştığı 1960’lı yıllara kadar kullanılmıştır (İpşirli 1991: 245).
Türklerin araba kültürü içerisinde “kağnı”nın da ayrı bir yeri vardır. Türk
Mitolojisinde, ‘ateşin, tuzun, kağnının Türkler tarafından bulunduğuna’
dair belgeler mevcuttur. Kağnı iki tekerlekli bir arabadır. Nitekim Uygur
kitaplarında, bir taşıma vasıtası olarak araba için, kanglı kölük kullanılmıştır.
Yine at arabası için de kanglı kullanılmıştır. Bundan, bu çağda kağnının
bir at arabası olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Kağnıyı süren ‘arabacı’ ise
‘kanglıçı’ idi. Bu arabaların yük hayvanlarının gittiği yolu kullanması zor
olduğundan, arabalar için bir ‘araba yolu’ gerekliydi. Eski Uygur belgelerinde
ise bu yol kanglı yolu olarak geçmektedir. Savaş arabaları ise eski
Türklerde görülmemiştir. Çünkü bunlar ağır ve hantal idi. Oysa Türklerin
savaş tekniği, esnek ve dinamikti. Sadece ordunun azığı ile diğer ihtiyaçlarını
taşımak için büyük arabalar kullanılmıştır. Osmanlı Türkleri zamanında
da bu kelime kağnı şekline dönüşmüştür (Ögel 1978: 410-411) ve kağnı
kelimesi Anadolu’da at arabalarından farklı olarak sadece ağaç tekerlekli
öküz arabaları için kullanılmıştır3.
Kağnı, Asya’da miladdan önceki yıllarda hatta IV.yüzyılda bile bilinmektedir.
Bir çok Asya mezarlarında tekerlekli arabalar dikkati çekmektedir. Bazılarındaki
at iskeletlerinin durumlarından, bunların Türk defin geleneğine ait olduğu
sonucuna varılmaktadır. M.Ö.IV.yüzyılda Türkler arabayı kesinlikle kullanmışlardır.
Oğuz Destanı’nda da kağnının kullanılmasından değil, bizzat icadından
bahsedilmektedir. Destan’da kağnının icadının belirtilmesi, Türklerin
atı çok eski çağlardan beri bilmelerinin yanında arabayı da tanıdıklarını göstermektedir.
Oğuz’un Kanklı diye ad verdiği kavim, Türk tarihinde önemli bir
yer tutar. Çin kaynaklarında da Semerkant civarında oturan kavmin adı
‘Kangcü’ olarak geçmektedir. Bu kelimenin anlamı ‘arabalılar’ dır. Daha sonraları
da göçebelikten yarı göçebeliğe geçişte artık arabalar daha çok kullanılmaya
başlanmıştır (Baykara 1997: 248). Destan’da arabanın icadı ile ilgili şu
bilgilere ulaşılmaktadır: “Çürçet Kağanla yapılan savaşta o kadar fazla ganimet
ele geçirilir ki, onları taşımak için at, katır ve öküz az gelir. Bunun üzerine
Oğuz’un askerleri arasında bulunan tecrübeli ve akıllı bir er, Barmaklığ Çosun
Billig bir araba yapar. Cansız ganimetleri arabaya koyarlar. Ön tarafa canlı
ganimetleri koyarlar. Böylece ele geçirilen canlı ve cansız ganimet taşınmış
olur. Oğuz bu arabayı icat eden ere de iltifat eder, bey yapar ve Kangaluğ
(Kağnılı) adını verir” ( Kaplan 1979: 36-37).
Artık antikacılarda ve turistik mekanlarda yada dinlenme tesisleri gibi yerlerde
görebildiğimiz kağnıların Türk kültürü içinde ayrı bir yeri vardır.
Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın, Elif ve kağnısının hikayesini anlattığı “Mustafa
Kemal’in Kağnısı” adlı şiiri Milli Mücadele döneminin simgesi olmuştur.

Günümüzde At Arabaları
Günümüzde ise çiftçiliğin ağır bastığı köylerin çok azında görebildiğimiz
at arabaları, teknoloji karşısında varlıklarını sürdürememişlerdir. Bazı
çiftçiler yada seyyar satıcılar tarafından az da olsa kullanılmakta olan at
arabaları da teknolojiden nasibini almıştır. Özellikle eski otomobil lastiği
takılarak onlar da zamana uyduklarını göstermişlerdir.
At arabalarında tahta tekerlekleri dışında artık kullanılmayan bir başka
özellik de üzerlerindeki resimlerdir. Bu resimler pek çok duygu ve düşünceyi
ifade etmektedir. Kullanılan resimler, figürler, motifler Türk
kültürünün bir parçasıdır.
Buna en güzel örnek, ‘araba ressamı’ olan Bursalı Enver Ertaban’dır.
Enver Usta’nın tuvali arabanın tahtalarıdır. Tuvalinin konuları ise, doğanın
bin bir güzelliği, çiçekler, böcekler, kuşlar, dağlar, ovalar ve denizlerdir.
Enver Usta için boyamada en zevkli an resimlemektir. O’na göre,
yollar asfalt olalı ne at arabası kaldı ne de onların tıkırdıları... Asfalt icat
olmuş, Enver Usta’nın işleri bozulmuş (Yazıcı, 1993: 32-33).
“Arnavut Kaldırımları söküleli beri, tahta tekerlekler ve nal sesleri yitti
gitti toprağın derinliklerinde, Ama herşeye rağmen, sevdalar, umutlar,
özlemler dile geliyor ‘Araba ressamı’nın tuvalinde...”4. Yine Kuşadası,
Davutlar, Değirmen mevkiinde çevre düzenlemesi olarak kullanılan bir
arabada deniz, gemi, tekne resimlerini tuvaline konu olarak işleyen bir
başka araba ressamı da eserine ‘boyacı Hasan Şimşek’ imzasını atmıştır.
Kuşadası’nda süslediği bir at arabası kullanılan Manisa-Akhisar’lı Hasan
Şimşek, at arabalarına uyguladıkları resimlerin “süsleme sanatı” olarak
nitelendirildiğini, kendisinin bildiği kadarıyla en az yüz yıldır ayni yöntemin
kullanıldığını, sadece bu at arabası süsleme sanatının yöresel bazı
farklılıklar gösterdiğini ve ayrıca Akhisar’ın yaylı at arabalarının (Akhisar
Yaylısı) çok ünlü olduğunu ifade etmektedir (Şimşek 31.05.2003).
Akhisarlı ustaların kendi bölgeleriyle ilgili önemle üzerinde durdukları
bir başka konu da, en eski ustaları olan Enver Kırkıkoğlu ismidir. Enver
Usta, savaş zamanında cepheye giderek top, yük arabalarının tamir işleriyle
uğraşmıştır (Güler Şimşek: 31.05.2003).
Artık süs aracı olarak kullanılan arabalar dışında kullanılanlarda bu uygulama
kalkmıştır. Çünkü at arabalarında resimlerin yapılabileceği yan tahta
bölümler kullanılmamaktadır. Yan tahtaları bulunmayan, sadece bir tahta
parçasına eski dört tane otomobil lastiği takılmış bir at arabası günümüzdeki
kültür-medeniyet (!) etkileşiminin bir göstergesidir.
At arabalarının teknoloji karşısında kaybolmaya başlaması ile birlikte araba
ustalarının da işleri kaybolmuştur. Konya’nın Akşehir İlçesi’nin tek at araba
ustası olan Hüseyin Doğancı ve Afyonlu Yılmaz Baytürk buna en iyi örnektir.
Yılmaz Usta Afyon’da at arabası yapan üç kişi kaldığını, Hüseyin Usta
ise at arabalarını sadece turistik oteller ve evlerin şark köşeleri ve parklar için
minyatür at arabaları yaptığını biraz da sitemle ifade etmektedirler5.
Yine, Manisa’nın Akhisar İlçesi’nde at arabası ustalarından Hüseyin Akar,
Akhisar’da da artık bu işi yapan 3-4 tane usta kaldığını, kendisinin
1953’den beri bu işi yaptığını ifade etmektedir. Hüseyin Usta’ya göre, 4-
5 sene içinde artık bu meslek de yok olacaktır. Çünkü orijinal at arabalarının
sayısı gittikçe azalmaktadır. Çiftçilerden, köylülerden toplanan at
arabaları tükenince, bu arabaları restore etme işi de bitecektir. Ayrıca
Hüseyin Usta, İtalya’ya at arabası, İspanya’ya da at arabası tekerleklerinden
yapılan oturma bankları gönderdiklerini belirtmektedir. Hatta İspanya’ya
gönderilen oturma bankları için orijinal tekerleklerin bulunamadığından,
marangozlarının artık burada devreye girdiğinden bahsetmektedir. Hüseyin
Usta’ya göre, bundan sonraki nesiller at arabası ve kağnıyı kendi ülkemizde
değil, yurtdışında görüp tanıyacaklardır (Akar, 31.05.2003).
At arabası ustalarının bu sitemine tatmin edici bir cevap vermek belki
güçtür. Ancak Bursa’da açılan “Tofaş Anadolu Arabaları Müzesi” ile,
Asya’da binlerce yıl önce dönmeye başlayan çok basit bir ahşap tekerleğin
Anadolu’daki öyküsü aktarılarak, ‘yeni ustaların eski ustalara teşekkürü’
şeklinde kendini göstermesi ustalarımızı bir nebze de olsa memnun
edebilir6. Adı geçen müzede Balıkesir öküz arabası, Tokat kağnısı, Bursa
öküz arabası, Akhisar öküz arabası, Konya çarklısı, Sivas at arabası, Eskişehir
Tatar arabası, İstanbul çarklısı, fayton, top arabası gibi Anadolu’ya
ait araba çeşitliliği görülebilmektedir7.
Günümüzde ise at arabaları çoğunlukla benzin istasyonları, dinlenme
tesisleri, lokanta ve turistik yerlerde geceleri de ışıklandırılarak bir süs
aracı olarak kullanılmaktadır. Yine, tekerlekleri kullanılarak oturma
bankları yapılmaktadır ve antikacılardaki yerini almıştır. Ayrıca at araba
larının tekerlekleri bile artık tek başına süs aracı olarak kullanılır olmuştur.
Bu tekerlekler avize olarak da kullanılmaktadır. Ayrıca minyatür at
arabalarının yanında minyatür kağnılarında çok fazla yapıldığını görmekteyiz.
Orijinal kağnılar da süs aracı olarak kullanılmakta ve at arabaları
gibi antikacılarda satılmaktadırlar. Faytonların minyatürlerini süs aracı
olarak henüz görmemekle birlikte, faytonlar turistik mekanlarda bir gezi
aracı olarak kullanılmaktadır.
Sonuç
Atın ehlileştirilmesi, at ile birlikte arabanın da kullanılmasını sağlamıştır.
Yani atın ehlileştirilmesi arabayı uygarlık tarihine kazandırmıştır. Bu
gelişme de dünya üzerindeki toplumların birbirlerini tanımalarına ve kültür
alışverişlerinin artmasına sebep olmuştur. Kuşkusuz bunda, ‘at’ı uygarlık
tarihine hediye eden Türklerin payı ve önemi büyüktür.
At ve araba kullanılmasını, ve bunları kullanan milletleri, evrensel, tarihi
bir grup olarak telakki etmek gerekmektedir. At ve araba kullanan kavimler
ve onlarla birlikte hareket edenler, ilk ortaya çıkışlarından günümüze
kadar cihan tarihini meydana getirmişlerdir. At ve araba ile hareketin bir
başka önemli tarafı da, uzak gibi görünse de kültür sahaları üzerinde bile
etkili olmasıdır. Böylece eski Türk kavimlerinin atı ehlileştirmek suretiyle
başardıkları bu büyük tarihi olay, felsefenin, dinin, metafiziğin en yüksek
sahalarını etkilemiştir (Rüstow 1943: 858-859). Çünkü Türklerin
tarih sahnesinde dünya nizamı ve cihan hakimiyeti davası ile çıkışlarında
da ilk etkenin manevi değil, göçebe hayat şartlarının ve askeri gücün rol
oynadığı, bunun sonucunun da maddi gücü geliştirdiği kuşkusuzdur. Bu
maddi sahada da ilk göze çarpan unsur ‘at’ olmuştur (O. Turan, 1979,
188). Ayrıca, Türklerin oluşturduğu kültür ve medeniyetin ilk döneminde
at, merkezi bir rol oynamıştır. Atın binek hayvanı olarak ehlileştirilmesi,
süratli ve pratik oluşu geniş ufuklara hükmetme fikrini güçlendirmiştir.
Atın ehlileştirilmesi insanlara hareket özgürlüğü sağlamış, birbirinden
habersiz yaşayan insan topluluklarının ilişki kurmalarına vesile olmuş,
böylece kültür alışverişlerinin yaygınlaşmasına, medeniyetlerin gelişmesine
etki eden bir varlık olarak tarihteki yerini almıştır (Çınar, 1996, 203-
205). Türkler tarafından yetiştirilen at, bütün kültüre yön veren önemli
bir etken olmuştur. Eğer at ehlileştirilmemiş olsaydı eskiçağ ve erken
ortaçağın büyük ölçüdeki kavimler göçü meydana gelemeyecekti
(Rásonyi 1971: 51). Ünlü kültür tarihçisi W. Koppers’e göre, atın ehlileştirilmesi
ile elde edilen başarı, kavimlerin ve diğer kültürlerin gelişmesinde
olağanüstü sonuçlar doğurmuştur. Dolayısıyla, büyük devlet esası için
gerekli şartlar ancak bu sayede ortaya çıkabilmiştir (Türk Dünyası El
Kitabı 1992: 189-190; Kafesoğlu, 1986, 208).
Yine Rüstow’a göre, “ atın ehlileştirilmesi de biniciliğin keşfinden en had
siyasi ve içtimaî meseleye kadar giden had, cihan tarihine ait inkişaf çizgilerinin
en ehemmiyetlisidir. Bu hattın tarihten önceki başlangıcında atı ehlileştiren
ve ilk biniciler olan Türkler bulunuyor. Hattın zamanımızdaki ucunda
ecdatlarının bu şerefli mirasından doğan ve istikbali tayin eden problemi pek
iyi kavramış olan yeni Türkiye bulunuyor” (Rüstow 1943: 863).

                                Yard. Doç. Dr. Şayan ULUSAN ŞAHİN*

KAYNAKÇA
AKAR, Hüseyin; GÜLER, Faik; ŞİMŞEK, Hasan, 31.05.2003 tarihli görüşmeden.
“Araba”, (1949), M.E.B. Türk Ansiklopedisi, c.3, Ankara.
“ Araba”, (1976), Azerbaycan-Sovyet Ansiklopedisi, c.1,Bakü.
“Arabacılar”, (1993), Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c.1, İstanbul.
BAN, Gu, (1992), Han Shu (Han Hanedanı Kitabı), c.XI, bölüm.94-c.XI, bölüm.87-B,
Zhonghua Yayınevi, Pekin. ( Çince kaynakların çevrilmesinde yardımını esirgemeyen,
Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü’nde Araştırma
Görevlisi Eyüp Sarıtaş’a teşekkür ederim).
BAYKARA, (1997), Tuncer, Türk Kültürü Araştırmaları, Akademi Kitabevi, İzmir.
BEİHAİ, Su, (1994), Xinjiang Yanhua (Doğu Türkistan Kaya Resimleri), Doğu Türkistan
Güzel Sanatlar ve Fotoğrafçılık Yayınevi, Urumçi.
ÇINAR, Ali Abbas, (1993), Türklerde At ve Atçılık, Kültür Bakanlığı yay., Ankara.
ÇINAR, Ali Abbas, (1996), Türk Dünyası Halk Kültürü Üzerine Araştırma ve İncelemeler,
Muğla Üniversitesi Matbaası, Muğla.
EBERHARD, Wolfram, (1995), Çin Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yay., 3.baskı, Ankara.
ESİN, Emel, “Türk Sanatında At”, (2002), Türkler, c.4, Yeni Türkiye Yay., Ankara.
GUMİLËV, Lev Nikolayeviç, ( 2002), Hunlar, (çev.D.Ahsen Batur) , Selenge yayınları,
İstanbul.
GÜLERSOY, Çelik, “Arabalar”, (1993), Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c.1,
İstanbul.
İPŞİRLİ, Mehmet, “Araba”, (1991), T.D.V. İslam Ansiklopedisi, c.3, İstanbul.
İZGİ, Özkan, (1989), Çin Elçisi Wang Yen-Te’nin Uygur Seyahatnamesi, Türk Tarih
Kurumu Yay., Ankara.
JİANG YİNGLİANG , (1990), Zhongguo Minzu Shı (Çin Milletler Tarihi), c.1, Millet
Yayınları, Pekin.
KAFESOĞLU, İbrahim, (1986), Türk Milli Kültürü, Boğaziçi yay., 4.baskı, İstanbul.
KAPLAN, Mehmet, (1979), Oğuz Kağan Destanı, Dergah Yay., İstanbul.
LİGETİ, L., (1986), Bilinmeyen İç Asya, (çev.Sadrettin Karatay), Türk Dil Kurumu
Yay., Ankara.
NÉMETH, Gyula, (1962), Attila ve Hunları, (çev: Şerif Baştav), (bk:Peter Vaczy,
Hunlar Avrupa’da; Lajos Ligeti, Asya Hunları bölümleri ), A.Ü. Dil ve Tarih-
Coğrafya Fak.Yay., İstanbul.
ÖGEL, Bahaeddin, (1978), Türk Kültür Tarihine Giriş, c.1, Kültür Bakanlığı yay., Ankara.
ÖGEL, Bahaeddin, (1988), İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi ( Orta Asya Kaynak
ve Buluntularına Göre), Türk Tarih Kurumu yay., 3.baskı, Ankara.
ÖGEL, Bahaeddin, (1988), Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Türk Dünyası Araştırmaları
Vakfı yayınları, 3.baskı, İstanbul.
RÁSONYI, László, (1971), Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü
Yay., Ankara.
RÜSTOW, A., “At ve Araba Kullanmanın Tarih ve Sosyoloji Bakımından Ehemmiyeti”,
(1943), II.Türk Tarih Kongresi, (İstanbul, 20-25 Eylül 1937), İstanbul.
SI, Maqian, (1992), Shı Ji (Tarih Kayıtları), c.IX, bölüm.110, Zhonghua Yayınevi,
Pekin.
SÜMER, Faruk, (1983), Türkler’de Atçılık ve Binicilik, Türk Dünyası Araştırmaları
Vakfı yay., b.y.y.
ŞEMSEDDİN SAMİ, (1989), Kâmûs-ı Türkî, Enderun Kitabevi, İstanbul.
TURAN, Osman, (1979), Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, c.I-II, Nakışlar
Yayınevi, İstanbul.
TURAN, Şerafettin, (2000), Türk Kültür Tarihi, Bilgi Yayınevi, 3.baskı, Ankara.
(1992), Türk Dünyası El kitabı c.1, (Coğrafya-Tarih), İkinci Baskı, Türk Kültürünü
Araştırma Enstitüsü Yay., Ankara.
YAZICI, Erdal, “Bursa’nın ‘Araba Ressamı’ ”, (1993), Yaz, İlgi, sayı.74, İstanbul.




* Celal Bayar Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi / MANİSA
Facebook'a Ekle
« Son Düzenleme: 01 Ekim 2013, 16:40:05 Gönderen: Ambakay »
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.147 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.009s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.